Sıkça Sorulan Sorular

Danışmanlık bir lüks değil ihtiyaçtır...

Mizaç nedir, doğuştan mıdır? Mizacın çocuğunuz için önemi nedir?

Mizaç nedir, doğuştan mıdır?

Mizaç doğuştan gelen, kendine özgü motivasyon, arayış ve algı öncelikleri olan yapısal bir çekirdektir, sonradan değişmez.

Mizacın çocuğunuz için önemi nedir?

Mizaç çekirdeği, davranışlarımızın altında yatan ana nedeni belirleyen temel arayışımızın kodunu taşır. Sonradan oluşan karakter ve kişilik yapısı, mizaç yönelimi çerçevesinde gelişir. Dolayısıyla çocuğun mizaç özelliklerini bilmek, karakter ve kişilik gelişimini öngörmemizi sağlar. Bu durumu mizacı bir tohuma benzeterek örneklendirebiliriz. Nasıl ki elimizdeki bir tohumun elma çekirdeği olduğunu bildiğimizde, o tohumdan yetişecek ağacın elma ağacı olacağını öngörebiliyorsak, çocukların mizaç yapılarını bildiğimizde de karakter ve kişilik gelişimlerini öngörme şansına sahip oluruz.

Dokuz Tip Mizaç Modeli bir etiketleme midir?

Mizaç, yaşam boyu değişmeyen statik bir yapıya sahiptir. Kişilik ise mizacın; cinsiyet, zekâ, biyolojik özellikler, aile, kültür, eğitim, yaşam olayları gibi (içsel ve dışsal) şartlarla etkileşimine bağlı olarak gelişen dinamik bir yapıdır. Dolayısıyla mizaç yapısının etkileştiği içsel ve dışsal şartlar hiç kimse için aynı olamayacağından, her birey kişiliği itibariyle biriciktir. Aynı mizaç yapısına sahip kişiler, farklı içsel ve dışsal faktörler ile karşılaştıklarında ortaya bir o kadar çeşitli ve farklı kişilik görünümleri çıkar. Bu nedenle Dokuz Tip Mizaç Modeli bir etiketleme aracı değil, kişilik öngörü sistemidir.

En iyi mizaç tipi hangisidir?

Hiçbir mizaç yapısı bir diğerinden daha iyi ya da daha kötü değildir ancak birbirlerinden farklıdır. Her bir mizaç yapısının kendine özgü olumlu potansiyel ve olumsuzluğa açık riskleri bulunur. Her çocuk mizaç yapısına uygun ve potansiyellerini ortaya çıkartacak bir çevrede büyüdüğünde, sağlıklı bir karakter ve kişilik geliştirmeye eğilimlidir. Ancak çocuğun mizaç yapısına uygun olmayan yaklaşımlar, mizaç yapısında bulunan risklerin açığa çıkmasına neden olabilir. Örneğin elma tohumunu ele alalım; o tohumdan yetişecek elma ağacının sağlıklı meyve verip vermemesi, onun yetiştirildiği şartlar ve bakımına bağlıdır. Aynı cins elma ağaçlarından biri uygun şekilde bakıldığında sağlıklı meyveler verirken, uygun şekilde bakılmayan ağaç, kurtlu ve sağlıksız meyveler verebilir.

Mizaç sanal dünyadaki davranışlarımızı etkiler mi?

Mizaç Tiplerine Göre Sanal Dünyanın İnsan Davranışına Etkisi

Bireylerin sanal dünyaya bakışı; sanal dünyayı kullanma motivasyonu, şekli (sıklığı, hızı vb.) ve sanal dünyayla olan ilişkisi mizaç tiplerine göre farklılaşmaktadır. Bazı mizaç tipleri sanal dünyayı bir ilişki kurma biçimi olarak benimserken, bazıları duygusal ihtiyaçlarını karşılayabileceği bir aracı olarak kullanır, bazıları ise yalnızca bilgiye ulaşma ve entelektüel ihtiyaçları gideren bir kaynak olarak görür ve kullanır.

Bedensiz ve zamansız bir seyahat imkanı veren sanal dünyada bireylerin nereye ve nasıl yolculuk yapacakları, gerçek yaşamda da mizaç tipleri çerçevesinde oluşturdukları kimliğe bağlıdır. Bu açıdan bakıldığında, bireylerin sanal yaşamda edindikleri ya da yitirdikleri kimlik, sınır ve durum algısı, sanal dünyanın cazibesi ya da iticiliği, bireyin gerçek dünyadaki algısını belirleyen mizaç tipi temelindeki algı ve anlayış çerçevesince belirlenir. Başka bir deyişle bireylerin sanal dünyada kimlik oluşturma süreçleri, gerçek dünyada olduğu gibi mizaç tipi çerçevesinde şekillenir. Bireylerin sanal dünyadaki davranışları gerçek dünyalarından farklı gibi gözükse de, sanal eylemlerinin altında mizaç tiplerinde var olan arayış, istek, beklenti ve ihtiyaçlar yer almaktadır. Örneğin, gerçek dünyada güven ve emniyete çok önem veren, bulunduğu ortamda sivrilmek istemeyen, en önde ya da en arkada bulunmaktan kaçınan “Entelektüel dinginlik arayan – DTM6” mizaç tipindeki bireylerin sanal dünyada son derece aktif, eleştirel ve muhalif yönleriyle ön planda olabildiklerini görürüz. Bunun nedeni, güven ve emniyet alanının bozulmasını istememeleri nedeniyle gerçek dünyada ifade etmedikleri fikirlerini sanal dünyanın fiziki bir kimlik gerektirmeyen güvenli ortamında ifade etme imkanı bulmalarıdır.

Bu perspektiften bakıldığında mizaç tiplerinin sanal dünyaya bakışı şu şekilde özetlenebilir:

Kusursuzluk ve Düzen Arayan Mizaç Tipi – DTM1:

  • DTM1, sanal ortamı çağın bir gerekliliği olarak görmeye ve “gerektiğince” kullanmaya eğilimlidir. Genellikle bilgisayar başında geçireceği zamanı planlayarak kullanır. Örneğin ne kadar süre iş için ne kadar süre eğlence için kullanacağı konusunda planlı davranır ve genellikle ölçüyü kaçırmaz.
  • DTM1, yaşamının genelinde her konuyla ilgili daima en doğru bilgiye ulaşmak ister. Bu nedenle, konuyla ilgili çeşitli bilgi ve görüşlere aynı anda erişmek için sanal ortamı kullanabilir. Böylelikle sanal ortam, birçok seçenek arasında kıyaslama yaparak en doğru karara varması konusunda ona yardımcı olur.
  • Sanal dünyayı, işlerini mükemmel yapmak adına gerekliliklerin yerine getirilmesini kolaylaştıran bir aracı olarak görmeye eğilimlidir. Örneğin, işlerin daha iyi işlemesi için sanal ortamda yeni bir sistem kurabilir ya da var olan sistemi çok işlevsel bir biçimde kullanabilir.

Sosyal Medya:

  • DTM1, sosyal medyayı doğru bildiklerini geniş kitlelere iletmek için bir aracı olarak görmeye eğilimlidir. Paylaşımlarında da genellikle sistem eleştirisi, “olması/olmaması ya da yapılması/yapılmaması gereken şeyler” temaları ağırlıktadır.
  • Görüş ve eleştirilerini muhataplarına iletmenin etkili bir yolu olarak kullanır. Sosyal medyayı kullanarak, örneğin bir internet sitesinden müzik indirirken sistemin altyapısıyla ilgili yaşadığı bir sorunu geniş bir kitleye aktarabilir ya da sosyal medyayı sistemin sorumlularına ulaşmak ve memnuniyetsizliğini iletmek için kullanabilir.

Nasıl bir kimlik edinir: Mizaç tipleri arasında sanal ortamda gerçek kimliğine en yakın kimliği edinen tiptir.

Kariyer mi, ilişki mi?

Başarılı Bir Kariyerle Birlikte Başarılı Bir Evlilik Ve İlişki Mümkün Müdür?
Kariyer Ve İlişki Dengesini En Sağlıklı Şekilde Nasıl Kurmalıyız?

Evlilik mi Kariyer mi?

Yaşamımızda çok sık karşılaştığımız sorulardan biridir ‘’Evlilik mi Kariyer mi?’’. Bu ikilem “evliliği tercih edersem nasıl bir hayatım olur” yoksa “kariyerimde yükselmeyi mi tercih etmeliyim” gibi sorularla zihnimizi kurcalayabilir. Bu konuda yapacağımız tercihler hayatımızın dönüm noktası da olabilir. Bu zamana kadar bize bunun iki seçenek gibi sunulması ya da yalnızca iki yol varmış gibi algılatılması da aslında sorgulanması gereken başka bir konudur. Çünkü bize göre “dengeli” insan hem evliliğinde hem de iş yaşamında başarılı olabilir. Peki, nedir bu işin sırrı?

“Hepsi Bir Arada” Formülü Nasıl Mümkün Olacak?

Bizler meslek profesyonelleri olarak, ilişkinin dengede olmasının ancak bireylerin birbirlerinin “psikolojik ihtiyaç dillerini” anlamasıyla mümkün olabileceğini söylüyoruz. Çünkü her bireyin karşısındakiyle aslında kendi “ihtiyaç dili” üzerinden ilişki kurduğunu ve karşısındakinden de bu “dili anlamasını” beklediğini biliyoruz. Nitekim bu ihtiyaç dilinin çiftler tarafından anlaşılmadığı durumlarda ilişki dengesinin bozulduğuna, ilişkide psikolojik ihtiyaçların tatmin olmamasının ise iş dengesini bozduğuna çok defa şahit oluyoruz. Dolayısıyla bize göre dengede olmak, önce kendimizi sonra partnerimizi (olumlu ve olumsuz tüm yönleriyle) iyi tanımaktan ve böylece birbirlerinin ihtiyaç dillerini anlamaktan geçiyor. Peki bu nasıl mümkün olacak?

İlişkiler hakkında yazdığımız Aşk-ı Mizaç kitabımızda da bahsettiğimiz gibi, kendimizi iyi tanımak, doğuştan gelen ve yaşam boyu değişmeyen yapısal çekirdeğimiz olan mizaç (huy) tipimizi tanımakla başlar. Zira bizim psikolojik ihtiyaç dilimizi oluşturan, yaşamdan ve ilişkilerden beklentilerimizi, nelerden mutlu olup nelere kızacağımızı, nelerden tatmin olacağımızı belirleyen mizaç tipimizdir. İlişkide ortak bir anlayış ve dengeden bahsedebilmek için önce kendi doğamızı tanımakla işe başlamalıyız. Kariyer ve ilişki dengesini kurma yolunda kendimizi ve partnerimizi tanıdıkça, olumlu ve olumsuz tüm özelliklerimizle yüzleştikçe bu dengenin kurulmasına doğru bir adım daha atmış olacağız. Çünkü ancak kendisini tanıyan, yaşamdan ne beklediğini bilen biri; hem kendisini hem de partnerini mutlu etme, aynı zamanda ilişki ve iş arasında önceliklerini belirleyerek ilişki ve iş dengesini yönetme gücünü kendisinde bulabilir.

Rezonans terapileri nelerdir ve kimler için önerilir?

Rezonans terapileri nelerdir?

Dünyada ve ülkemizde yaygınlaşmakta olan integratif tıp uygulamalarından birisi olan rezonans terapileri vücutta enerji bazlı değişimler yaratan ve cihazlar yardımıyla uygulanan tamamlayıcı tıp uygulamalarının genel adıdır. Rezonans Fransızca kökenli bir fizik terimidir. Kolayca anlaşılabilmesi adına, rezonans terimi iki frekansın uyumlanması olarak açıklanabilir. Rezonans terapilerinde yapılan işlem vücuda dışarıdan verilen titreşimlerle vücudun etkileşime sokulması ve vücudun enerjetik doğasında değişiklik yaratılmasıdır.(Işık. S.E.,İntegratif Tıp ve Rezonans Terapileri 2014)

Kimler için önerilir?

  • Sigara ve alkol bağımlılığından kurtulmak isteyen,
  • Kronik sağlık problemleri yaşayan,
  • Kilo vermek ve iştahını azaltmak isteyen,
  • Depresyon, anksiyete ve panik atak gibi psikolojik sorunlar yaşayan,
  • Alerjilerinden kurtulmak isteyen
  • Daha enerjik, zinde ve sağlıklı olmak isteyen herkes için rezonans terapilerini önerilir.

Not: Hamile ve bebeklerde kullanılması önerilmemektedir.

ONDAMED Nedir ?

ONDAMED teknolojisi Alman mühendisler (özellikl Rolf Binder) tarafından PEMF ve biorezonans teknolojileri baz alınarak yaratılmıştır. Dünya’daki ilk biorezonans cihazlarının geliştirilmesinde aktif rol oynamış olan Rolf Binder 90 lı yılların sonlarında çalışmalarını PEMF’e yönlendirmiş ve biorezonans teknolojisindeki deneyim ile PEMF teknolojisini birleştirmeyi başarmıştır. ONDAMED PEMF terapisini “renk frekanslarının oktavları” ile yapan ve bunun yanında biofeedback yolu ile verilen frekansın rezonansa girip girmediğini ya da hangi frekans gurubunun daha çok etkili olduğunu test edebilen ve böylece kişiselleşmiş terapiler sunabilen Avrupa tıbbi cihaz onayı ile birlikte ve FDA tarafından da onaylanmış Sınıf 2 tıbbi tedavi cihazıdır.

ONDAMED ile birkaç dakika içinde vücudun zayıf ve güçlü bölgeleri hakkında ve hangi frekans guruplarının değişimi başlatacağı hakkında başka bir yöntemle edinemeyeceğiniz derinlikte bilgiler edinilir. Terapiye geçildiğinde ise, cihazın frekans üreten elektrotları test sırasında bulunmuş problemli alan üzerine konulur ve başlatılır. ONDAMED kısaca enerjetik olarak zayıf olduğu bulunmuş vücut bölgesinin elektriksel potansiyelini “spesifik frekanslarda” yükseltir. ONDAMED terapileri akupunkturdan bildiğimiz “enerji meridyenleri” kavramına ya da vücudun “enerji alanına” spesifik frekanslarda yapılan müdehaledir.

Bio-feedback nabız testi ne demektir?

ONDAMED latince frekans tıbbı demektir. Teknoloji olarak PEMF (pulsasyonlu elektromanyetik alan tedavisi) ‘ni baz alır ancak bu tedavi sistematiğinin merkezinde terapistin o bireyin özel ihtiyacına ulaşmasını sağlayan biofeedback “nabız testi” bulunur.

PEMF atımlarının vücuda sinir ağı üzerinden yayıldığı düşünülmektedir. Bundan dolayı da ONDAMED tedavisinde boyuna asılan ve beyin köküne doğru yönlendirilmiş boyun aplikatörü standarttır. Sinir hücreleri elektriksel özellikleri olan hücrelerdir ve ONDAMED’de kullanılan PEMF atımları vücut enerji sistemi ile rezonansa girdiğinde, yani kilit ve anahtar birbirine uyduğunda sinir ağı üzerinde yayılan bir “irkilme” oluşur ve vücutta yayılan bu bu sinirsel uyarımı nabız üzerinden kolaylıkla hissetmek mümkündür.

Ondamed seansında, ilk 5 dakika içerisinde, vücutla en fazla rezonansa giren elektromanyetik frekans gurubu bio-feedback yardımıyla belirlenir, ikinci aşamada ise bu frekanslarla en fazla rezonansa giren “zayıf” vücut bölgesi… ONDAMED testinde bulunan zayıf vücut bölgesi semptomun hastalığın gizli sebepleriyle ilgili başka bir yöntemle edinemeyeceği değerli bilgiler verir. Örneğin kulakta çınlaması olan bir kişide böbrekler şiddetli bir şekilde rezonans veriyorsa bu hastanın gizli (ve muhtemelen daha önemli) problemi ilgili değerli bir ipucu olabilir ve terapist dikkatini böbreklerin durumuna vermelidir. Ya da nabız testi sırasında belli bir endikasyon için kullanılan frekans guruplarının (sayfanın altında listesi bulunan programların) daha fazla etkileşime girdiği de görülebilir. Nabız testi hastanın önemsemediği ya da terapistine ifade etmeyi unuttuğu birçok problemi su yüzüne çıkarabilir. Birkaç seansta bir tekrarlanan ve vücudun enerjetik doğası ile ilgili değerli bilgiler veren ve çoğu zaman terapileri yönlendiren bir testtir.

Nöral terapi nedir?

Sinirsel terapi, iyileşmeyi uyaran bir enjeksiyon tedavisidir. Kronik ağrı için etkili bir tedavi yöntemidir. Sinirsel tedavi, ligamentlerin, tendonların ve eklemelerin iyileşmesini uyaran bir tedavi olan proloterapi ile birlikte kullanılan bir tamamlayıcı bir terapi yöntemidir. Dr. Harris, kronik ağrı hastalarına yardım etme arayışında, hastanın sonuçlarını en üst düzeye çıkarmak için hem sinirsel tedavi hem de proloterapiyi birleştiren Harris Ağrı Tedavisi Yöntemi geliştirdi.

Sinirsel tedavi, otonom sinir gangliyonuna (sinir grupları), periferik sinirlere, yara izlerine, yağ bezlerine, akupunktur noktalarına, tetik noktalarına ve diğer dokulara lokal anestezik enjeksiyonunu içeren nazik, iyileştirici bir tekniktir. Alman doktorları, Ferdinand ve WalterHuneke, 1900’lerin başında Nöral Terapinin kurucuları olarak görülüyorlar.

Sinirsel terapi, 5000’in üzerinde uygulayıcının bulunduğu Almanya’da bilinen en iyi doğal şifa yöntemlerinden biridir. Şu anda Avrupa ve Amerika’daki diğer ülkelerde de uygulanmaktadır.

Sinirsel terapi, herhangi bir travma, enfeksiyon veya cerrahinin otonom sinir sistemine zarar verebileceği ve dokuların elektro-kimyasal veya elektromanyetik işlevlerinde uzun süreli rahatsızlıklar oluşturabileceği teorisine dayanmaktadır. Otonom sinir sistemi üzerinde bir bozukluk varsa, sonuçta ortaya çıkan bozucu alan onarılamazsa süresiz devam edebilir. Doğru uygulanan bir sinir terapi enjeksiyonunun sıklıkla kronik uzun süreli hastalıkları ve kronik ağrıları anında ve kalıcı olarak çözebileceği bildirilmiştir.

Kişi kendini hipnoz edebilir mi?

Oto Hipnoz olarak isimlendirilen uygulama ‘kendi kendini hipnotize etme’ durumu şeklinde açıklanabilir. Bireylerin kendi kendilerine hipnotize edemeyeceklerine dair olan yaygın kanının aslında doğru olduğu söylenebilir. Ama oto-hipnoz ya da self hipnoz olarak tanımlanan yöntemler aslında klasik bir hipnoz durumundan bahsetmemektedir. Yani kişinin eline bir madalyon alarak gözlerinin önünde sallaması ve kendinden geçmesi gibi bir durum söz konusu değildir.

Kişilerin kendilerini hipnotize edemeyeceklerine dair inanç hipnoz durumundan çıkılması sorununa işaret eden bir inanç olarak kabul edilebilir. Yani kişinin kendi kendini hipnoz altına almayı başarması halinde bile bu durumdan çıkması sorun olacaktır. Bu problemin aşılabileceğini düşünen araştırmacılar geliştirdikleri sistematik yöntemler sayesinde kişilerin kendi kendilerini hipnoz durumuna almasına olanak tanıyan tekniği geliştirmişlerdir. İşte kişilerin öğrenebilecekleri ve kendi kendilerine uygulayabilecekleri bu tekniklere oto-hipnoz ya da self-hipnoz gibi isimler verilmektedir.

Hipnoz ile sosyalliği artırmak mümkün mü?

Hipnoz, uyku ile uyanıklık arasında olarak tanımlanan ama aslında bilinçaltının tamamen aktif olduğu ve farklı bir bilinç düzeyi olarak tarif edilebilecek bir durumdur. Yani hipnoz sırasında aslında bilinç kaybolmaz. Sadece dünyayı farklı bir seviyede algılama söz konusu olmuştur. Bu algı seviyesini değiştirebilmek için de uyku haline benzetilen bir trans durumuna geçmek gerekir. Ama kişinin bilinçaltı ve dolaylı olarak zihni aktif olduğu için bu durumu uyku ile kıyaslamak doğru değildir.

Hipnotize olan ve bu trans durumuna geçecek olan kişi vücudunun rahatlamasına odaklanır ve karşısında bulunan, güvendiği hipnozitörün verdiği komutları izler. Böylece hipnoz haline geçebilir ve karşıdaki kişinin verdiği telkinleri almaya başlar. Tabi bu telkinlerin yaşam tarzıyla, geçmiş yaşantılarıyla, hayat görüşüyle ve öğrendikleri ile çok fazla çelişmeyen telkinler olması gerekir. Bu gerçekleşmezse verilen telkinlerin değerlendirildiği bilinçaltı ve bilinçli zihin telkinleri reddedecek ve kabullenmeyecektir. Süreç temel olarak bu şekilde işler. Kişi inanmakta güçlük çekmediği, kabullenebileceği telkinleri alır ve sonrasında buna uygun uygulamalar gerçekleştirmeye başlar. Hipnozitör danışanına onun sosyalliğini arttıtabilecek şu telkinlerde bulunararak:

-Şu anda aşağılık duygular hissetmeksizin, eşit koşullarda insanlarla tanışabiliyorsun…
-Son derece ilgili, son derece ne söylediğini bilir hale geliyorsun…
-Öyle ki diğer her şeyi tamamen dışarıda tutarak, bütünüyle konuşmaya yoğunlaşıyorsun.
-Böylece diğer insanlarla konuştuğunda, ister işle ilgili ister zevk için olsun; ister bire bir ister bir grupla olsun, her zaman mükemmel bir şekilde rahat oluyorsun…

kişinin sosyalliğini arttırabilir.